3. Sınıf Türkçe Çalışma Kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3. Sınıf Türkçe Çalışma Kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2013 Cuma

Okul Servisi, 3. Sınıf Türkçe Çalışma Kitabı, Dinleme Metni

Sokağın başında bir grup çocuk toplanmıştı. Onlara en son katılan Ercan,
- Arkadaşlar, diye bağırdı. Bizim okul servisini arkadaki boş arsaya bırakmışlar.
- Hurdaya mı atmışlar yani, dedi Oktay.
- Olamaz, dedi Can. Azmi Amca gözü gibi baktığı arabasını nasıl hurdalığa atar? Onunkine benzeyen başka bir araba olmasın?
- En iyisi gidip bakalım, dedi Banu. Gözlerimizle görüp anlayalım.

Ercan önlerine düştü. Arabanın bırakıldığı arsaya vardılar.
- Gördünüz mü, dedi Ercan. İnanmıyordunuz bana.
- Lastiklerinin ikisi çökmüş, dedi Banu. Durumu çok kötü.
- Farlarının biri de kırık, dedi Oktay.
Çocukların en afacanlarından Can, arabanın ön kapılarından birine yüklendi. “Aaaa!” diye bağırdı. “1” kapısı açılıverdi!
Az önce çekinerek yaklaştıkları arabaya çığlıklar atarak doluştu çocuklar. Can, geçip Azmi Amca’nın koltuğuna oturdu. Banu’yla Ercan öne, diğerleri arkaya geçtiler.
- Ben şimdi Azmi Amca’yım, dedi Can. Yol boyunca benim dediklerim olacak. Sizleri bir bir evlerinizden alıp okulunuza götüreceğim. Servisimiz kalkıyooor!
Can, direksiyonu kavrayıp usta şoförler gibi pozlar takındı. Kontak anahtarını açıp arabanın çalışmasını taklit etti. Ardından vitesi bire taktı. Aynalara baktı. Yolu kontrol etti. Sinyali verip kornaya bastı.
- Gerçekten Azmi Amca gibi yaptın, dedi Banu. Ne kadar da dikkat etmişsin ona!
Can yaptığını yaşar gibiydi.
- Kimse ayağa kalkmasın çocuklar, dedi sesini kalınlaştırarak. Kapılara da yüklenmeyin. Arabamız kalktı artık, ana yola çıkıyoruz.
Yine sinyal verdi. Her şey aslına uygun gidiyordu.
- Lale Sokağı’na giriyoruz şimdi. Buradan Banu arkadaşımızı alacağız.
- Banu burada ya, dedi Nilay.
- Oyunu bozmayalım, diye bağırdı Can. Bakın her şey ne güzel gidiyor. Biraz bekleyeceğiz burada. Saatine baktı. Banu kızımız da hep böyle geç kalır.
- Bir daha geç kalırsa bırakalım onu, dedi Ercan.
- Tamam, dedi Can. Banu da en sonunda gözüktü.
Azmi Amca her çocuğu mutlaka karşılar, arabanın kapısını açıp bindirirdi. Can, Azmi amca olduğuna göre aynı şeyleri yapmalıydı. Arabadan indi, Azmi Amca’nın hareketlerini aynen yaptı. Sonra geçip koltuğuna yeniden yerleşti. Yine yol almaya başlamışlardı.
- Şimdi Kartal Sokak’a sapıyoruz, dedi Can direksiyonu kırarak. Buradan Nilay’la Serkan’ı alacağız. Az ilerden de Oktay’ı.
Vites küçültüp sağa döndü.
Can, Azmi Amca’nın yaptığını yaptı yine: Arabasını stop ettikten sonra dışarı çıkıp onları karşıladı. İkisini de arabaya bindirdikten sonra kapılarını sıkı sıkıya kapattı. Gelip direksiyonun başına oturdu. Vites değiştirip arabasına hız vermişti ki, az sonra yavaşlatıp durdurdu.
- Niçin durdunuz Azmi Amca, dedi Nilay.
- Görmüyor musun kızım, dedi. “2” kavşağa geldik. Kırmızı ışık yanıyor.
Bir süre beklediler.
- Tamam, dedi Serkan. Yeşil yandı.
Kavşağı geçtikten sonra hız yaptılar.
- Kızım Banu, dedi Can. Sen büyüyünce ne olacaksın bakalım?
Banu bu sorunun yabancısı değildi.
- Doktor olacağım Azmi Amca, dedi.
- Belli ki sen iyi doktor olursun kızım. Çabuk oku. Oku da yaşlanan Azmi Amca’na bak.
Can tıpkı Azmi Amca gibi öksürdü.
- Bakarım Azmi Amca, dedi Banu. Hiç para da almam senden.
- Biraz müzik dinlesek ya Azmi Amca, dedi Ercan.
- İyi söyledin be Ercan yavrum, dedi. Sahi unuttuk. Müziksiz dolmuş taksi olur mu hiç?
Hayali radyonun hayali düğmesini açtı.
- Tam Azmi Amca olup çıktın, dedi Oktay. Bir de şu arabamız gerçekten yürüse.
- Gerçekten yürüse ne demek, diye sinirlendi Can. Görmüyor musun, hepinizi evlerinizden aldık, okulunuza gelmek üzereyiz. Sen de tutturmuşsun arabamız yürüse diyorsun. Daha nasıl yürüyecek?
Yeniden gaz verdi arabasına. Ağzıyla hem araba sesi çıkartmaktan, hem müzik çalmaktan yorulmuş gibiydi. Az sonra arabasını yolun sağına çekip durdurdu. “3”
- Okulunuza geldiniz çocuklar, dedi. Acele etmeyin. Şimdi Azmi Amca’nız sizi tek tek indirecek.
Arabanın çevresini dolaşıp kapılarını açtı. Çocukların ellerinden tutarak tek tek indirdi. Çocuklar gülüşüyordu durmadan.
- N’apalım, dedi. Anneniz babanız sizleri bize emanet ediyor. Biz de görevimizi iyi yapmak zorundayız.
- Allaha ısmarladık Azmi Amca, dedi arabadan inen çocuklar.
- Öğretmeninizi güzel dinleyin çocuklar, dedi Can. Öyle yaramazlıklar yapmayın. Okul çıkışında Azmi Amca’nız gelip yine sizleri alacak.
El salladı arkalarından. Can, oyunun bittiğinin farkında değildi. Dalıp gitmişti...
- Azmi Amca olmaya çok alışmıştın Can, dedi Serkan. Ama şimdi de Azmi Amca ben olacağım. Tamam mı?
Serkan, direksiyonun başına geçip oturdu. Yeni bir oyun başlıyordu…
Mehmet Güler

19 Mart 2013 Salı

Çevremiz, 3. Sınıf Türkçe Çalışma Kitabı, Dinleme Metni, 5N1K Etkinliği

Oğlum Ali daha iki yaşında. Konuşmayı yeni yeni öğreniyor. Dil kurallarına uymuyor. Ama çocukça ilginç bir anlatımı var.


Çalışan insanlar, çocuklarına yeterli ilgiyi gösteremiyorlar. Buna pek olanakları olmuyor. Oysa biz de çocuğumuzla gezintiler yapmak, onunla oynamak, yerlerde yuvarlanmak istiyoruz.

İşlerimizden yorgun argın çıkıyoruz çoğu kez. Akşamüstleri Ali’yi götürebilecek doğru dürüst ne bir çocuk bahçesi ne bir park var oturduğumuz kentte. Çocuk bahçesine benzeyenler ise avuç içi kadar yerler. Yüzlerce çocuk, tıkış tıkış kum ve çakıl yığınları içinde eğlenmeye çalışıyorlar.



Çocuk bahçelerinde çiçeklere dokunmak yasak, çimenlere basmak yasak, ağaçlara tırmanmak yasak. Bu yüzden oğlum, “1” çiçekleri kokusuz, çimenleri plastik, ağaçları da budanmamış direkler sanıyor.


Pazar günleri, şöyle bir soluk almak için yürüyüşe çıkıyoruz. Yaşadığımız kentin havası solunacak gibi değil. İs, duman, kömür, kükürt kokuyor her yer. Evler, iş hanları, görkemli gökdelenler kara dumanlar salarak göğümüzü karartıyorlar.


Yine de oğlum bir kuşu tanımak mutluluğunu bu kentte yaşadı. Uzun süre gökyüzünde uçabilen, katlı nesneyi, çok ama pek çok sevdi. Adını sordu:


“Kuş” dedim.


Şimdi onun için uçabilen her şeyin adı “kuş”tur.


Öğle uykusunu fazla kaçırdığından, Ali’yi bir gece uyku tutmadı. Yatağında uzun süre döndü durdu. Kendi kendine konuştu, yarım yamalak şarkılar, ninniler söyledi. Su istedi, süt istedi. İsteklerinin bir türlü sonu gelmeyince kalkıp başucuna oturdum. Ona uykunun çocuklar için gerekli olduğunu, uyumazsa büyüyemeyeceğini, okula gidemeyeceğini anlattım. Ağırlaşan göz kapaklarını zorlukla aralayıp ilk sorusunu yöneltti bana.


“Kuşlar nereye gitti?”


Kuşları gittikçe azalan bir kentte yaşadığımı, gerçekten de o güne kadar hiç düşünmemiştim. Gerçekten neredeydi kuşlar? Nereye gitmişlerdi? Neden?


Aradan on yıl geçti. Oğlum Ali şimdi on iki yaşında… Hiçbir zaman bir kuşu olmadı. Bu yüzden de kuş dilini öğrenemedi.


Oğlum Ali şimdi on iki yaşında… Çarpım cetvelini ezberledi, İngilizceyi bile öğrendi. Tarihe, maket uçaklara, elektronik aygıtlara merak saldı. Bir de balıklara…


Oğlum Ali şimdi on iki yaşında… Bir köpeği oldu yedi yaşında. Adına “Azgın” koydu. Çok azgınlık yaptığı bir günde “2” kayboldu Azgın. Oğlum çok üzüldü. Havlayan her köpeği Azgın sandı.


Sonra bir kedisi… Adı Pepik! O da yeni taşındığımız evi beğenmemiş olacak ki br sabah evin yakınlarındaki ormana gitti. Bir daha dönmedi. Sesi kulaklarımızda kaldı.


Oğlum Ali şimdi on iki yaşında… Ben kırk beşime merdiven dayadım. Dünyanın tavanı delindi. Balıklar, kuşlar, ağaçlar yok olmakla yüz yüze bırakılıyor.


Yaşlı dünyamız nefes darlığı çekiyor. Denizler kirletiliyor, yunuslar topluca intihar ederek insanları protesto ediyorlar. Zehirli atıklar, asitli yağmurlar, zehirli fıçılar, bombalar, silahlar… Kuşlar hiç düşünülmülyor.


Oğlum Ali şimdi on iki yaşında… Akvaryumda her renkten balıklar yetiştiriyor. Artık kuşları sormuyor. Uzayda, başka gezegenlerden söz ediyor. Televizyonda dünya haberlerini izliyor; savaşlar, kıtlıklar, doğanın kirletilmesi… Dik dik bakıyor bana. Ve benim ödüm kopuyor o soruyu soracak diye: “3”


“Baba, dünya nereye gidiyor?”


Benim de ödüm kopuyor bir gün uyandığımızda, nükleer savaş çıkacak diye! Doğa bozuculardan arta kalmış bir balina yavrusu, kıyıya vurup şu soruyu soracak diye:


“İnsanlar nereye gittiler?”


Çetin Öner

5 Mart 2013 Salı

Toplum Yaşamındaki Değişim, 3. Sınıf Türkçe Çalışma Kitabı, Dinleme Metni

Yıllarca önce Anadolu köylerinde kerpiç evlerden başka hiçbir şey yoktu. Ne elektrik ne radyo ne televizyon ne tiyatro ne sinema...

Hadi, diyelim köye elektrtik gelmiş. Radyo bile köyün en varlıklı kişisinde ya da muhtarın evinde bulunurdu.

Gazete deseniz, hiç ulaşmazdı köylere. Ulaşsa bile okunamaz, sadece resimlerine bakılırdı. Köylüler, dünyada olup bitenleri, kırk yılda bir köye uğrayan görevlilerden öğrenirlerdi. Bazen askerden dönen gençlerin, aylar öncesinin gazetelerini getirdikleri olurdu. Çat pat okuma yazma öğrenen bu gençlerin çevresine toplanırdı köylüler. Gazete haberlerini dinler, yorumlar yaparlardı.

Eski gazeteler okunmaktan bıkılınca sayfaları kapışılırdı. Kimi, pencerelerine cam yerine yaapıştırırdı. Kimi köylüler de sigara sarmakta kullanırdı eski gazeteleri.

O yıllarda köylerin çoğuna ulaşmak için yol yoktu. Yol diye yapılanlara ise yol bile denemezdi. Kilometrelerce uzaklıktaki ana yola kadar ya yürüyerek ya da katırlarla,atlarla gidilirdi. Kış aylarının ulaşım aracı kızaktı. Köylüler, hastalananları ilçedeki tek sağlık ocağına kızakla yetiştirmeye çalışırlardı.

Birçok köyde okul yoktu o zamanlar. Okulu bulunanlarda ise eğitim sürekli aksardı. Köyün tek derslikli okulunun sobası da sürekli yakılmazdı. Bu yüzden çocuklar hastalanır, yakacak bitince de okullar tatil edilirdi. İlkbahara kadar ara verilirdi eğitime.

Kış uzadıkça hastalananlar çoğalır, hastalar ilkel yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılırdı. Yazın toplanıp kurutulan otlara, çiçeklere bağlanırdı iyileşme umutları.

O zamanlar alışveriş de pek para kullanılmazdı. İnsanlar tavuk, yumurta, yağ, un karşılığında alışveriş yaparlardı. Köylerde paranın yüzünü görmeden büyürdü çocuklar. Özellikle kadınlar yaşamları boyunca kasabalarını, ilçelerini, kentlerini görmeden yaşar, yaşlanırlardı.

Yaz aylarında "çerçi" denen satıcılar gelirlerdi köylere. Çerçilere bayılırdı çocuklar, genç kızlar, kadınlar. Çerçiler; düğme, ayna, kolonya, sabun, tarak, iğne iplik gibi şeyler getirirlerdi köye. Bazen kalem, defter, kitap ile düdük, misket gibi oyuncaklar da olurdu. En ilginç çerçi, bisikletle köye gelen bir adamdı. Bisikletinin selesine doldurduğu eşyalarla zil çala çala girmişti köye. Çocuklar ilk kez gördükleri bisikletten korkup kaçışmışlardı önce. Sonra yavaş yavaş yaklaşmış, şaşkınlıkla, ilgiyle incelemişlerdi onu.

Adami satışını bitirince bisikletine binip rüzgar gibi geçip gitmişti yokuş aşağı. Çocuklar onun ardından yoruluncaya kadar koşmuş ama yetişememişlerdi. Köylüler çerçinin aynı zamandabir cambaz, bir sihirbaz olduğuna inanmışlardı. Çünkü sıradan bir insan, değil sürmek üstünde bile duramazdı o aracın! Kış boyunca kahvede o, köy odasında o,evlerde o konuşulmuştu. Kış boyunca bütün çocukların düşüne girmişti o kırmızı bisiklet.

Çetin ÖNER

1 Mart 2013 Cuma

Her Şeyde Vatan Şiiri, 3. Sınıf Türkçe

Dağ desem, taş desem

Vatan.
Kurt desem, kuş desem
Vatan.
Deniz desem, gök desem
Dağ, bahçe, tarla, orman…
Daha… Daha…
Şu çevre, şu iklim, şu halı…
Velhasılı,
Her şeyde vatan.


Bedri Gider

28 Şubat 2013 Perşembe

Para Para Para, 3. Sınıf Türkçe Dinleme Metni,

                                        Para Para Para

Gündelik yaşamımızın içinde olmazsa olmaz bir şey var: para. Alışverişte, yolculukta kısacası birçok alanda paraya gereksinimimiz var. Peki, yaşamımıza bu kadar girmiş paranın ilk kimler tarafından kullanıldığını merak ettiniz mi? Acaba; “İneğini bana verirsen elimdeki şu yuvarlak metal parçasını sana veririm.” diyen ilk insan kimdi?


Geçmişten günümüze pek çok şey para yerine kullanıldı. İlk insanlar deniz kabuklarını para olarak kullanırlardı. Mayalar içinse kakao çekirdekleri para birimiydi. Uzun yıllar altın, gümüş gibi değerli metaller para olarak elden ele geçti. Kâğıt paralarsa çok daha yakın bir zamanda ortaya çıktı.


Önceleri bir mal edinmek için onu başka bir malla değiş tokuş etmek gerekiyordu. “Takas” denilen bu sistemde akla gelen ve olabilecek her şey kullanılıyordu. Tarım ürünleri, tuz, hayvanlar, deniz kabukları gibi her şey değiş tokuş ediliyordu. Bu sistemde bir malın belli bir değeri olmuyordu elbette. Bu tür alışverişlerde karşılıklı gereksinimler ön plana çıkıyordu.


Gerçek anlamda parayı MÖ 7. Yüzyılda Anadolu’da yaşayan Lidyalıların kullandığı düşünülüyor.


Lidyalıların altın, gümüş gibi madenleri alışverişte kullanmalarıyla para biriktirilmeye de başlandı. Bu nedenle Lidya Kralı Krezüs (ya da bizim daha iyi bildiğimiz adıyla Karun) dünyanın en zengin insanı olarak kabul ediliyordu. “Karun kadar zengin” sözü onun zamanından kalmadır.
Para, ilk kullanıldığı günden beri bir değer ölçeği ve tasarruf aracı oldu.


Aynı zamanda para, değiş tokuşun zaman içine yayılmasını da sağladı. Sözgelimi, değiş tokuş yaparken elma kullandığınızı düşünelim. Alışverişlerinizi elmalar çürümeden, kurtlanmadan yapmanız gerekir. Oysa elmaları sattığınızda elinize geçen parayla istediğiniz zaman alışveriş yaparsınız. Hatta yapmaz, paranızı biriktirip tasarruf edersiniz. Hâlbuki elmaları biriktirerek tasarruf sahibi olmak mümkün değildir. Elma bekledikçe bozulur, paraya ise bir şey olmaz.


Bu nedenle insanlar para kullanmayı benimsemişlerdir. Ancak çok sayıda madenî para taşımak zordu. Kâğıdın icadıyla kâğıt paralar da kullanılmaya başlanmıştır.


Kâğıt paraların üzerinde birçok yazı, numara ve şekil vardır. Paraların basılması için kullanılan kağıttan tutun da mürekkebine kadar her şeyi özeldir. Bunun en önemli nedeni, sahte para basımını önlemektir.


Ayrıca paraların ön ve arka yüzlerinde parmakla dokunulduğunda hissedilebilen kabartma baskılar vardır.


Paranın sahte mi, gerçek mi olduğunu anlamanın yollarından biri de yalnızca ışığa tutulduğunda görülen şekillerdir. Paradaki beyaz boşluk ışığa tutulunca bir Atatürk portresi görülür.


Paranın üzerinde ayrıca Merkez Bankası başkan ve başkan yardımcısının imzaları da bulunur.
Gökhan TOK